Hasan Sabah-Alamut Kalesi ve ALEVİLİK -1- Sedat Gezgin Uzun zamandır alevi inanci üzerine yazmaktayım. Yazılarıma başlarken alevi inancına dışarıdan bulaştırılmış ve aleviligin başina musalat edilmiş sapkın, özellikle alevilikle ilgisi olmadığı halde, aleviligin içine bin bir türlü hile ve zorla sokulmuş ögeleri deşifre etmeye çalisiyorum. Neden böyle bir konuyu araştırdım ? Anadolu ve Kürdistan aleviligi bozuluyor ve yozlaşmaya devam ediyor. Yani alevilikle hiçbir ilişkisi olmayan, tam tersine aleviligin bir numaralı düşmanı olan fikir ve düşünceler alevilere benimsetilerek kabul ettiriliyor. Daha önce Şah İsmail ve Balım Sultan ile konuya başladım. Bu yazı dizimizde de Hasan Sabah üzerine, onun yaşam ve mücadelesi üzerine devam edecegim. Bu konuyu araştırırken daha çok Avrupa’lı ve Amerika’lı araştırmacı ve yazar kadrolardan faydalandım. Ayrıca bazı Arap, Fars, Kürt ve diger yazarlardan da konuyu araştırdım. Uzun bir araştırma olduğu için, ancak konuyu yazabildim. Konu daha çok bugünkü İslam coğrafyasında geçtigi için bizleri yakında ilgilendiriyor. En önemliside Hasan Sabah’ın bir alevi piri olduğu, kurduğu teşkilatın da bir alevi ocağı olduğu safsataları bizi yakından ilgilendiriyor. Bu iddialar son zamanlarda sıkça görülmektedir. Birçok alevi yazar çizer aleviligi ve Şiiligi, hele hele Şiiligin sapkın olan birçok tarikatlarını bizlere alevilik diye yutturmaktadırlar. Son zamanlarda birçok alevi sitesinde ve yayın organlarında Hasan Sabah ocağı, büyük alevi piri Hasan Sabah diye yazılar yazılmaktadır. Bazı araştırmacı yazar ve çizerler de hiç okumadan ve araştırmadan Hasan Sabah’ı pir ve ocak sahibi olarak iddia etmektedirler. Hasan Sabah’ın aleviligini övüp bitiremeyenler Şiiligin ne olduğunu ya bilmiyorlar yada kasıtlı olarak yazıyorlar. Hasan Sabah’ın kendi döneminde Selçuklulara karşi verdigi mücadeleyi, aleviligin Sunni-İslama karşi verdigi mücadele şeklinde bir yutturmaca ve aldatmaca vardır. Oysaki Şiiligin ve İsmaililik tarikatının tipik bir İran miliyetçiligi olduğu tüm araştırmacı ve yazarlar tarafından görüşbirligi olduğu mevcuttur. Ayrıca gerek İslam-Şii mezhebinde ve gereksede onun İsmaililik tarikatında batıni bir ögreti yoktur. İkiside İslamın temel ilkelerine göre örgütlenmis birer takkiye örgütlenmeleridir. Kuran’ın temel alındığı, islamiyetin ilkelerinin harfine kadar bağlı kalındığı bir inançda batınilik aramak hayalciliktir. Olsa olsa burdaki batınilik de bir takkiyedir. Kıblesi İslam ve Mekke olan bir mezheb veya tarikatın batinilikle uzaktan ve yakından bir ilgisi olamazda. İslamın iki mezhebi olan Sunnilik ve Şiilik arasındaki savaş yüzyıllardır devam etmektedir. Hz. Muhammed öldükten sonra başlayan iktidar (post) kavgası, bilahare islamı çesitli mezheblere bölmüştür. İslamı şiddet ve zorla kabul eden bazı halklar, özellikle Arap olmayan halklar, kendi kültürel yapılarını islamla yoğurarak yeni mezheb ve tarikatlar oluşturmuşlardır. İran’daki Şii-İslam inancı ve Şiiligin tarikatları buna örnektirler. Lübnan’daki Dürzi azınlığı ve Suriye’deki Şii Nusayriler de buna örnektirler. Ayrıca bazı halklarda Arap terrörüne ve katliamlarına karşi kendi yaşamlarını devam ettirebilmek için islamiyeti bir şemsiye olarak kullanarak, eski inanç ve kültürlerini devam ettirmişlerdir. Mezopotamya’da bir kısım alevi Kürtler, Süryani dönmesi olan Milhaimler vb.de buna örnektirler. İslam peygamberi Muhammed’in ölümü ardından başlayan kavga bir iktidar savaşidır. Gerek Emevi gereksede Abbasiler döneminde bu savaş hep devam etmiştir. Savaş Ali ve Muaviye arasındaki savaş olmaktan çikmis, İran-Arap ve İran-Türk imparatorlukları arasındaki savaşa dönüşmüştür. Mezopotamya ovasında bulunan diger halklar ve azınlıklar ve İslam dini inançlarda kendi çikarlari geregi, zaman zaman İran, zaman zamanda Türk ve Arap devletlerinin yanlarında yer almışlardır. Zira iktidar olamadıkları için başka çareleri de yoktur. Dolayısıyla arada yok olup gitmeleride söz konusudur. İslam dünyasında Kureyş ve Ümeyv kabilelerinin arasındaki iktidar savaşimını kullananlar Emevi baskısına karşi çikarlarken, Ali ve Ehlibeyt adına yola çikmislardir. Bilahare Yezid ve Ayşe’nin birlikte Ali’ye karşi savaşmalarının nedenide, Ali’nin hazineden alınarak, özel mülk edinmiş arazileri kamulaştırmasıdır. Emevi ailesinin ellerindeki mallarını geri alınması, bir bakıma küçük çapta bir sınıf kavgasına yol açmıştır. Özellikle Arap işgali altındaki köylüleri, kentlerdeki köleler ve ezilenler Ali yandaşi olmuşlardır. Şianın biçimlenmesi de bu yıllara raslanmaktadır. Emevilerin Ali’ye karşi açtıkları savaşin temel nedenide elbette kabile yapısına uygun olarak sınıf savaşi degil, çikar savaşi idi. Ali halka biraz nefes aldırtmak için başta Emevi ailesi olmak üzere, bazı kabilelerin mallarını İslam adına kamulaştırmak istiyordu. Emevilerle Ebubekir aileside mülklerinin paylaşilmasını istemiyorlardı. Alicilik bu temele dayanarak gelişiyordu. Anadolu ve Kürdistan dışındaki Arap olmayan halklar dışındaki tüm ülkelerin halkları Şia taraftarı olmuşlardı. Dolayısıyla kabile yapısındaki toplumlar, soy ve sop kaygısını öne çikarmislardi. İslam dünyasında Ali’nin paylaşimdan yana görünmesinden dolayı, Sunni iktidara karşi Ali’cilik yükseltilmişti. Ali Arap olmayan müslümanlar (hariciler) ile de zaman zaman çatismak zorunda kalmıştır. Özellikle 658-660 arasında haricilerle mücadele etmiştir. Bu savaşlarda onbinlerce Harici öldürülmüstür. Bu Hariciler Şia yanlısı olmayan azınlık ve kabileler idi. Bu savaşlarda ailesinin büyük bir kısmını kaybeden Abdar Rahman bin Mulcam al-Muradi Ali’yi 660 da öldürtmüstür. Yani alevilerin bildigi ve sandığı gibi Ali’yi Muaviye degil, Hariciler öldürmüslerdir. Hariciler daha sonraları Muaviye ilede çatismislardir. Şialıkda Ali taraftarlığı bu dönemde güçlenmiştir. Arap olmayan Şia yanlısı kabileler Ali’nin ölümünü Muaviye’ye yükleyerek ayrılığı büyütmüşlerdir. Şia taraftarlığı Arap topraklarında barınamadığı için, İran’ın dağlık bölgelerindeki Dicle’nin doğu bölgelerindeki kıyı bölgelerinde güçlenerek yayılmaya devam etmişlerdir. Son 20-30 yıl içerisinde Alevi araştırmalarıyla bilinen birçok degerli yazar ve araştırmacı vardır. Ancak Şiilik, İsmaililik, Caferilik ve başka türden İran ve Arap kökenli Şii-İslam mezheb ve tarikatları üzerinde daha çok, alevi olmayan yazar ve çizerlerin kaynakları mevcuttur. Bunlarda bilinçli olarak Anadolu ve Kürdistan aleviligini Şiilik ile bağlantılıyor. Dolayısıyla temiz bir inanç olan Alevilik inancı yozlaşip erimekte, ve asimilasyona uğramaktadır. İslami Şiilik mezhebi Hint-Avrupa kökenli İran’lıların Arap hakimiyeti karşisında tepkisini simgeliyor. Şiilik önce Arap, sonrada Türk egeminligine karşi mücadele ederek İran’ın simgesi haline gelmiştir. Şii-İsmailiye tarikatı da gizli faaliyet yapan, militan ve milliyetçi, tipik kontra topluluklara benzeyen ve bir aşirılık biçiminde temsiliyetini bulan bir tarikat örgütlenmesidir. Hasan Sabah’ın geliştirdigi ve reformize ettigi Şia İsmaililigi İran’da, İranlılar tarafından kurulmuş olmasına rağmen, bilahare Araplar tarafından da geniş bir kitleye kavuşmuştur. Hatta Orta Asya’dan Orta Doğuya göç etmiş Türkmen topluluklarına kadar nüfus etmiştir. Hasan Sabah’ı yazarken Mezopotamya tarihini, ön Asya’daki Türk prenslik ve sultanlıklarını, özellikle Selçuklu Sultanlığını, Arap-İran tarihlerine de deginmek zorunda kalacağız. Çünkü Hasan Sabah’ın yaşamı ve konular Mezopoyamya coğrafyası ile iç içedir. Hasan Sabah tarihi özellikle büyük Selçukluı tarihi ile iç içedir. Arap topraklarındaki Fatimilerin tarihi ile iç içedir. Hasan Sabah Arapların İran’daki ilk yerleşim merkezlerinden ve 12 Imam Şiiliginin sağlam bir kalesi olan Kum kentinde tahminen 1030-1034 yılları arasında dünyaya gelmiştir. 17 yaşina kadar Şii-İslam egitimini aldıktan sonra İran’ın Rey şehrine göçetmiştir. Rey şehri Dailik(Şia-İsmaililikte en yüksek manevi post), yani Şiilik faaliyetlerinin yoğun olduğu bir şehirdir. Hasan burada hukuk ve felsefe dersleri alır. Hasan Sabah daha sonra 20-25 yaşları arasında İran’ın İsfahan şehrine göç eder. Hasan Sabah’ın tarihi Ömer Hayyam ve Selçuklu devleti veziri Nizamül Mülk ile iç içedir. Bazı araştırmacılara göre Hasan Sabah şair ve astrolog Ömer Hayyam ve Selçuklu veziri Nizamülmülk, hepsi aynı Hocanın birbirini tanıyan ögrencileridir. Bu üçlü kendi aralarında antlaşma yaparak, kim önce zengin olusa veya bir mevki kazanırsa digerine yardım edip destekleyecegi, hedeflerinin bir iktidar olduğu şeklinde belirlemeler vardır. Ancak bunun yanlış olduğu kanısındayım. Çünkü Nizamülmülk Hasan ve Ömer’den 30 yaş büyüktür. Kaldıki Hasan Sabah Rey’de, Ömer Hayyam İsfahan’da egitim görmüştür. Sanırım, kaderleri Selçuklu devletinde birleştikleri için böyle bir iddia ortaya atılmıştır. 11. Yüzyılda Mezopotamya’da askeri gücü ile yükselen ve ortadoks İslam-Sunniligini benimseyen Türk Selçuklu boyları Hasan Sabah’ın en büyük düşmanı idiler. Selçukluların veziride yine bir Şii İranlı olan Nizamülmülk’tür. Selçukluların yine ikinci önemli adamı olan Ömer Hayyam da İran’lı bir Şii aileden gelmektedir. Ömer Hayyam kardeşi Rahim ile birlikte Alpaslan’ın ordusunda görev alır. 1071 yıllındaki Malazgirt savaşi Alpaslan’ın zaferi ile biter. Ömer kardaşi Rahim’i bu savaşta kaybeder. Ömer Hayyam bu savaşin sonunda gerek Bizans imparatoru Romanes Diagones ve gereksede Alpaslan’ın kısa bir süre sonra ölecegini belirterek münecimligini kanıtlar. Bizans kıralı Romanes Diagones bir ay sonra ölür. Alpaslan iki ay sonra zehirlenerek öldürülür. Ömer Hayyam önce başkenti Semerkant olan, ve Nasır Han yönetimindeki Mewaraünnehir prensligine gider. Burada Astroloji dalında çalismalarini yapmak ister. Ancak bu Türkmen prensliginde gerekli imkanları bulamaz. Bu arada Selçuklu devleti başina Alpaslan’ın oğlu Melikşah geçer. Ömer Hayyam’ın adı ve münnecimligi Selçuklu devletine kadar ulaşmıştır. Kendisine çagri yapılır. Ömer Hayyam başkenti İsfahan olan Selçuklu devletine gider ve orada Nizamülmülk ile görüşür. Selçuklu devletinde münnecimbaşi ve astrolog olarak çalisir. Kısa zaman içinda büyük bir rasathane kurar ve ilk Celali takvimini bulur. Bu takvim aynı zamanda Selçuklu devletinin resmi takvimidir. Dolayısıyla Ömer Hayyam Selçuklu devletinde Nizamülmülk’ten sonra ikinci adam olur. Hasan Sabah Rey şehrinde egitimini tamamladıktan sonra İsfahan’a gelir. Önce Ömer Hayyam ile bilahare Nizamülmülk ile tanışır. Hasan Sabah’ın zekasını tesbit eden Selçuklu devleti ona görev verir. Hasan Sabah’a devletin bütün istihbarat görevi verilir. Hasan bunu hemen kabul eder. Kısa zaman içerisinde devletin bütün istihbarat ağlarına sahip olur, ve herkesi izleyerek denetim altına almaya çalisir. Hasan Sabah’ın asıl amacı devlet içinde yükselmek ve Selçuklu vezirligini ele geçirmektir. Hasan Sabah önce Selçuklu Sultanı Melikşah ile yakın bir dostluk geliştirmeye çalisir. Hasan Nizamülmülk’ün bütün hatalarını ve açıklarını anında Sultana bildirir. Nizamülmülk orduyu beslemek için bol keseden para harcardı. Devlet hazinesinde neyin girip çiktigini sadece Nizam bilmekteydi. Sultan Melikşah’ın çogu şeylerden haberi bile olmazdı. Hasan Sabah Nizamülmülk’ün devletin hazinesini boşalttığı iddiasını Sultan Melikşah’a söyler. Böylece Selçuklu Sultanı hazinenin bilançosunu çikarmasini emreder ve bu görevide Hasan Sabah’a verir. Aslında bu Hasan’ın kurduğu bir komplodur. Hasan Sabah verilen emri derhal kabul ederek 40 günde bu işi yapacağını söyler. Cihan imparatorluğunun bütün eyaletlerini inceleyerek hesap-kitap işlerini tamamlar. Selçuklu sarayında Hasan Sabah ve Nizamülmülk çatismasi kaçınılmaz hale gelir. Hesap günü Hasan hazinenin hesaplarını okur. Ancak hesapları başaramaz ve evrakların içinde kaybolur. Nizam adamları vasıtasıyla bazı evrakları çalarak kaybetirir ve Hasan’ın pılanlarını bozar. Hasan Sabah mahçup olur ve bağışlanmasını ister. Selçuklu Sultanı Hasan Sabah’ı ölüm cezasına çarptirir. Ancak Ömer Hayyam ve Nizamülmülk araya girerek Hasan’ın bağışlanmasını isterler. Selçuklu Sultanı bunu kabul eder, ancak Hasan Sabah’ı imparatorluk sınırları dışına ömür boyu sürgün ederek yaşamını bağışlar. Gerek Ömer Hayyam, gerek Nizamülmülk ve gereksede Hasan Sabah üçüde İran’lıydılar ve üçüde İslamın Şii mezhebindeydiler. Ömer Hayyam şaraba olan düşkünlügüyle bilinen şair, filozof ve astrologdur. Nizamülmülk Selçuklu devleti vezirligine kadar yükselmiş bir İran’lı Şii olup, aynı zamanda dindar ve katı bir şeriat yanlısı nolarak bilinir. Hasan Sabah beyaz sarıkla dolaşan, katı şeriat yanlısı olarak bilinir ve Türklerden nefret ederdi. Hatta bir çok yerde Türk devletlerini yok etmek istedigini açıkça söyler. Selçuklu Sultanlığında iş bulup çalismasi ise sadece bir takkiyedir. Hasan İran’lıların Türklerin uşakları haline geldigini ve Türk hakimiyetinde kurtulması gerektigini belirtmektedir. Hasan Sabah özellikle Nizamülmülk’ü Selçuklu Sultanlığındaki vezirlik makamından dolayı, ondan sürekli nefret eder. Hatta Ömer Hayyam ile yaptığı bir konuşmada Nizamülmülk’ün Türk köpegi olduğunu söyler. Yazı dizimizin ikinci bölümünde buluşmak üzere salam ve saygılar.
27.04.2009 / Gomanweb |