YASAKLI COGRAFYADA COCUK OLMAK-6-
SÜLEYMAN DOĞAN
DEP´TE GECEKONDU
Baskı ve şiddet, genel anlamda doğanın vahşi gücünün harekete geçmesi olayıdır. Toplumsal açıdan ise şiddet, inandırma ve uzlaşma yerine kaba kuvvettin kullanılmasıdır.
Toplumun bir elde toplanmış örgütlenmiş gücü olan devlet, tarih boyunca toplumu yönetmek için baskı ve şiddeti bir araç olarak kullanmıştır. Tarih içinde devlet kavramıyla baskı ve şiddet kavramları, insanlar tarafından birbirini çağrıştıran ve bütünleyen kavramlar olarak algılanmıştır.
Koloni devletlerde bu baskı türdeş ulus devlet yaratmak için acımasızca uygulanmıştır. Yani var olan dinamikleri yok edip, tarihten silip, kendilerine has ırkçı bir yapı oluşturmak için zaman içinde bu tür devletler daha da karmaşık birer hal almışlardır. Devlet adına şiddet kullanan veya kendini devlet sanan özel örgütler kurulmuştur. Bu
tip Türdeş anlayışlı ulus devletler, bunları ülke içindeki halkına karşı kullanmışlar.
Kaldığımız yerden esas konumuza devam edelim.
Bir sabah kalktığımda jandarmaların, belediye görevlilerin, halkın büyük bir telaşla Çingene Mahallesine ( Yeni Mah.) doğru gittiğini gördüm. Belli ki önemli bir olay var. Büyük bir merakla o yöne gidenlere ne olduğunu sordum. Birisinin gece kondu yaptığını söylediler. Gecekondu ne oluyor? Hemen ben de o yöne doğru koşmaya başladım. Zaza
mahallesi (Karsiyaka Mah.) ile Çingene mahallesinin orta yerinde, köprünü tam karşı tarafına askerlerin bir kulübenin etrafını sardığını, halkın da meraklı gözlerle izlediğini gördüm. Ben de karabalığın içine daldım. Güzel bir oyun, merakla ne yapacaklarını bekliyorum! Bir taraftan da kulübenin içinde acaba ne var diye bakıyorum. Briketten bir
kulübe, kulübenin içinde bir Manda bağlanmış. Bir kadın bir de Derguş ( Beşik) , Derguşun içinde bir bebek, bir kat yatak, bir gaz ocağı, gazocağın üzerinde etrafı siyah bir tencere. Tencereden buhar çıkıyor. Belli ki kaynıyor. Kulübenin kapısında kocaman bir adam, adamın elinde bir kürek. Adam bir elini beline koymuş diğer elinde yere dik duran
küreğin sapını üstten kavramış her an atağa geçecek şekilde, dikkatli gözlerle etraftaki olan bitenleri izliyor. Askerlerin tün hareketlerini sanki kontrol edercesine dikkatli. Bir taraftan da etraftaki insanlara bakıyor. Belki de onlardan yardım bekliyor. Fakat Bey amca kendinden emin. Her an yapılacak saldırıya hazır ve ölümüne savunacak
gecekondusunu. Askerler Kulübeyi çembere almış. Hepsi çapraz duruşta bekliyor. Onlar da en az Amca kadar dikkatli. Gelecek bir emri bekliyorlar. O arada bir jip geldi Jipten kazanın yetkilileri indi. Kapıdaki adamla konuşmak istediklerini söylediler. Adam konuşmak istemediğini, derhal askerlerin burada gitmelerini söyledi. Bu arada kazanın
kaymakamı adama doğru gitti. Kapıdaki adam da bir iki adim ileri çıkarak, küreğini havaya kaldırdı. Yüksek sesle, “Kaymakam bey, sakın ola ki bir adım daha atmayasın. Eğer bir adım daha atarsan, şu yerde ki mandanın mayısını görüyorsun ya, senin kafanı da öyle dağıtırım!” diye bağırdı. Kaymakam olduğu yerde durdu. Ben adamın cesaretine hayran
kaldım. Bu kadar asker var yetkili var, adamdaki cesarete bak! dedim kendi kendime.Merakla ne olacağını bekliyorum..... Fazla uzatmayayım. Araya sivil insanlar da girdi. Bu bey Amca, uzun uğraşılar ve de verilen sözler sonunda ikna edildi. Bu bey amca HESÊ BUDAN’dı, diğer ismiyle
HESÊ DÎN. Bu arada Gecekonduyu da öğrendik. Bu olayın da yasak olduğunu ve de tehlikeli olduğunu öğrenmiş bulunduk. Bunun yanı sıra yasaklara karşı direnen Hasan Amcanın direnişine de tanık olduk. Neticede Hasan amca verdiği mücadele sonucu oraya evini yaptı. Bırakın kendisinin yalnızca barınması,
bir sürü odalarını da öğrencilere kiraya veriyordu. Bu mücadele sonunda istediğine muvaffak olmuştu.
Hasan Amca Hikâyesi bayağı uzun... Yalnız verdiği mücadele önemli! Hem sistemin yasağına karşı çıkıyor, hem de ağalığa karşı çıkıyor. Çünkü Hasan amcanın gecekondu yaptığı arazi Ağa´ya ait bir arazi. Zaten şikâyeti de yapan ağa. Bir de Hasan amcaya takılan lakap! Bence bu bir anlayışı da temsil ediyor. Şöyle ki; Hasan amcaya" HESÊ DÎN "
diyorlardı. Deli olmak zorunda ki hayatını idame ettirsin. Sistem kendisine karşı gelen herkese deli der. Ne yazık ki bizim ülkemizde sivri zekâlı insanlara da deli denilmiş. Hakkini arayanlara da deli denilmiş. Yasaklara itiraz edenlere de deli denilmiş. Kişiliksizliğe,
köleliğe, onursuz yaşama. v.s. karşı direnenlere de deli denilmiş.
Peki kimlere akıllı denilmiş? Sistemle bütünleşenler, dayatılanlara sesini çıkarmayıp koyun misali boynunu uzatanlar, kendi çıkarını, toplumun çıkarının üstünde tutanlara, “bana dokunmayan bin yaşasın” mantığını benimseyenler, bukalemun gibi renkten renge girenler. Ufacık bir belediye çöpçüsü olmak için kişiliğinden, kimliğinden, benliğinden
vazgeçenler. Köylü kurnazlığıyla, köşeyi kısa yoldan dönme v.s. kısacası egoist, işini bilir, koyun gibi güdülmesini isteyenler, yaşadığımız coğrafyada akıllı insanlar olarak nitelendiriliyorlar. Oysa bu anlayış dünyada tarihin çöplüğüne çoktan gitmiş. Koloni mantığının ta kendisi! Ağam, paşam, paşam sen çok yaşa(!) anlayışı çok kirli bir anlayış.
Çevrende olan bitenleri iyi bir biçimde izleyebiliyorsan, hiç olmazsa kafanın içinde, neden, niçin sorusunu soruyorsan, kayıtsız kalman öyle de kalay değil. İster istemez bir arayış içine giriyorsun. Etraftaki ezbere inanmamaya başlıyorsun. Bir de bakıyorsun ki olan bitenlerin ne vicdanla ne adalet duygusuyla bir ilintisi var. Yapılan bu tüm
olumsuzluklara karşı hiç olmazsa dik durmak gerektiği bilincine varıyorsun. Hiç bir şey yapamasan da ortak olmamak için bir çabanın içine giriyorsun. Peki, bu yapılanların nasıl ve de kimler tarafından yapıldığını ne amaçla yapıldığını sorgulamaya başlıyorsun.
Tam bunlarla kafanı kurcalarken, bir şeylerin farkına varmış gibi içinde bir şeyler hasıl olunca, halk arasında TALEBE diye nitelenen Talebe hareketini duyuyorsun, peşine düşüyorsun. Evet Radyo ajanslarında bununla ilgili bir takim haberler duymaya başlamıştım. En çok ta ajansların sonunda aranan talebelerin künyelerini spikerin okuması hiç
kulağımdan gitmiyor. Mesela, DENİZ GEZMİŞ´in ilk ismini duyduğumda, kendimce şöyle yorumlamıştım: “Vay be ne Adammış! Denizlerin üzerinde gezmiş!” Çok ilgimi çekmişti. Akşamları yatarken hep kafamda hayaller kurardım. Acaba nasıl gezmiş bu kadar denizlerin üstünde? Bu konuda bir örnek var. Antep’te bir çoban dağda koyunlarını otlatırken hep
Radyo dinlermiş. Ajanslarda hep DEV-GENÇ´ ten bahsedermiş. Çoban da kimi görse
DEV-GENÇ`i sorar, merak eder dururmuş. Çevresindeki insanlara sorarmış. Bu çobanın merakını bilen birisi bir gün , DEV- GENÇ`in Antep’e falanca mahalleye geldiğini söyler. Bu çoban hemen o mahalleye yönelir. Evi sorar ve de evi bulur. Kapıyı çalar. Bir bayan kapıyı açar.
Çoban :
“anne ben DEV-GENÇ`i görmeye geldim” der.
Kadın, adamın halinden çakar.
“Yavrum, DEV-GEÇ dediğin benim oğlum. Yalnız yatıyor şu an” der.
Çoban :
“ben kapıda bakıp gideceğim” der.
Kadın odanın kapısını aralar çoban içerde yatana söyle bir bakar:
“Abooo... dedikleri kadar var, gerçekten DEV gibi!”
Çobanın odada gördüğü adam Antep eski Belediye Başkanı CELAL DOĞAN´nın tam da kendisi. Bu olayı Sayın CELAL DOĞAN bir canlı yayında anlatmıştı. İşte ben de tıpkı bu çoban gibi bakıyordum meseleye.
Tabi ki bu meseleyi kavramak ta bayağı çaba istiyor. Sorarak, okuyarak, anlayarak, kavrayarak yani emek vererek ancak öğrenebilirsin. Zaten devrimci olmak bir emek, özveri işidir. Bunun Alt yapısını oluşturmadan devrimci olmak mümkün değildir. Lafla olacak şey değildir. Çok laf üretebilirsin, altyapın yoksa, sabun köpüğü gibi sönüp gider..
Bir gün bizim köyün Muhtarı Hıdır Kahraman bize geldi babamla bir şey konuşacağını söyledi. Babamı çağırmaya gittim. Babamla eve döndük. Babamla muhtar hoş beşten sonra, babam:
“Muhtar hayırdır?”diye sordu.
Muhtar lafa başladı;
“Sey Xazi Baxin kaplıcalarına Talebelerin geldiğini söylüyorlar. Dün Golan kaplıcalarında bu konuyu konuşuyorlardı. Birilerinin şikayet edeceklerini söylüyorlardı. Ben buna karşı çıktım. Bunların bize ne zararları var? Sakın böyle bir şeye kimse girişmesin vallahi rezil ederim. Ben yarın tüm köyü
dolaşıp bunları teşhir edeceğim dedim”
Babam :
“Muhtar iyi yapmışsın. Onların içinde Düzgün Babanın oğlu da olabilir. Bir şey olursa rezil oluruz” dedi.
Aralarındaki bu konuşmayı duyunca çok heyecanlandım. Talebeler bana çok yakın gelmiş( Bu olay 70 veya 71 yılı yaz ayı idi). Ben bir yolunu bulup kaplıcalara gitmeliyim ama nasıl? Tabi Bağin’e gitmeme imkân yok fakat Golan’a mutlaka gitmeliyim. Çünkü orada arkadaşlarım su satıyor, onlardan bir haber
alabilirim umuduyla neneme Evde yumurta olup olmadığını sordum. 20, 25, tane olduğunu söyledi. “O zaman babama söyle ben bunları götürüp Kaplıcalarda satacağım” dedim. Nenem babamı ikna etti ertesi sabah ver elini kaplıcaya… Sevgili Arkadaşım Selahattin ve Ali oradaydılar. onlara sordum haberlerinin olmadığını söylediler. Ben başladım
yumurtalarımı satmaya. Bir de ne göreyim, Bağin tarafından 7veya 8 kişi geliyor! Kendi kendime “işte bunlar TALEBEler olmalı” dedim. Yaklaştıkça onlardan başkası olmadıklarını anladım. Bir şeyi yuvarlayıp sırtlarına asmışlar. ( Battaniyelerini yuvarlayıp silindir haline getirmişlerdi. İki ucundan sıkıca bağlamışlar, ip geçirip sırtlarına
asmışlardı. Çok ilgimi çekmişti.) İlginç torbaları vardı, ilk defa görüyorum. Kaplıcaya geldiler, herkesle sıcak bir ilişki içine girdiler. Ben uzaktan da olsa onları izliyorum. Gerçekten her şeyleriyle değişik insanlar. Fakat cesaret edip yaklaşamıyorum. Talebeler üstlerini çıkarıp havuza girdiler. Ben kapıda onlara bakıyorum. Suyla ilgili
konuşuyorlar. Ne maddeler içerdiğini kendi aralarında konuşuyorlardı. Sonra suyun çıktığı gözenin üstünde toplandılar. ( O zamanlar kaplıcanın suyu hemen havuzların bitişiğinde çıkıyordu bayağı da suydu. Şimdiki gibi değildi.) Ben de yumurta sepeti elimde onları izliyorum. Beni yanlarına çağırdılar. 5 yumurta istediler benden. 5 yumurtayı verdim.
Gidip içerde saat getirdiler, yumurtaları suyum çıktığı gözeye koydular. Yumurtaları belli aralıklarla çıkararak tek tek kırıyorlar içine bakıyorlardı. Son çıkardıkları iki yumurtanın rafadan olduğunu tespit ettiler. Kaplıca suyunun neden taşları biri birine kaynattıklarını bilimsel olarak biri birilerine anlatıyorlardı. Bu su gözesinin de zamanla
kapanacağını biri birlerine anlatıyorlardı. ( Gerçekten o göze kapandı.) Ben de büyük bir ilgiyle onları izliyordum bir şey anlamasam da çok hoşuma gidiyordu.
Sonra yumurtaların parasını vermek için kaç para olduğunu sordular. Ben para istemez dedim. Hayır dediler. Zorla yumurtaların değerinden fazla bir para verdiler. Okula gidip gitmediğimi sordular. Okula gittiğimi söyledim. Çok hoşlarına gitti. Matematik dersini sordular. İkmale kaldığımı söyleyince hepsi başıma toplandı. Matematiğin okul hayatında
çok önemli olduğunu bana anlattılar. İlerde düzeltebileceğimi söylediler. Benim yumurta satmamada ayrı bir ilgi gösterdiler. Derken ben onlarla Peri Nehrine girdim. Beraberce yüzdük. Sonra toparlanıp gittiler. Bana allahaısmarladık dediklerinde, sanki ben bir çocuk değilmişim de onların arkadaşıymışım gibi davrandılar. Teker teker benimle
tokalaştılar. Bir de bana bir roman hediye ettiler ve gittiler. Roman FAKIR BAYKUT`un yanlış hatırlamıyorsam ismi TIRPAN’dı. Ben çok sevinmiştim. Akşam eve geldiğimde Nenem “bugün misafirlerimiz vardı” dedi.
“kim?” dedim.
Nenem:
“TALEBELER geldi. Aralarında Düzgün Babanın oğlu Hüseyin de vardı” dedi.
Ben şok oldum. Meğer Biri HÜSEYİN CEVAHİR’miş. Çok hayıflandım hangisinin Hüseyin olduğunu sordum Neneme . Anlattı ama nerdeyse şeklen hepsi biri birine benziyordu. Ben bu İnsanı tanımadığıma çok üzüldüm . Bir taraftan akrabalığımız da var. Ben onların kültürüne hal ve hareketlerine hayran kaldım.
En önemlisi. Karizmatik insanlardı. O dönedeki tüm gençler için geçerli. Hepsi güven arz ediyorlardı. Biz de Talebelere olan sempatiden dolayı onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek hevesi başladı.
Saç uzatmak, kot pantolon, Bot, Parke, Favori uzatmak. v.s. Bunları yapınca da kendimizi Talebeler gibi zannederdik, Yani Devrimciliğimiz böyle şekilciydi. Bunlara sahip olursak devrimci zannederdik kendimizi. Gazetelerde fotoğraf kesip duvara asmak gibi, Kim daha güzel Amerika kotu giyerse o çok devrimci, veya kimin saçı
bıyığı daha uzunsa o çok büyük bir devrimci. Evet, Hal böyleydi. Ve de böyle başladı.
Hal böyle ama bunların da bedeli ağırdı. Öyle saç uzatmışsan bir şeyler bilmiş veya bilmemişsin önemli değil. Bunun bedelini canınla da ödersin. Örneğin. Elazig`da geçmen bayağı bir sorun hiç bir şey olmasa da dayak yersin. Anlayacağınız şeklen de olsa büyük bir bedeli vardı. Bu bedeller ödene ödene bu günkü hali aldı.
Şeklen de olsa, oda yasak. Aşağıya tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık. Veya birde Kürt atasözü var: SERÊ ÇO GÛ , BINÊ ÇO GÛ. Vaziyet aynen böyle.
“Yasaklı Coğrafyada Çocuk Olmak” devam edecek.
Süleyman Doğan.
21.03.2009 / Gomanweb |