YASAKLI COĞRAFYADA ÇOCUK OLMAK–10

SÜLEYMAN DOĞAN

          BILÛRVAN HUSO

          Kendimi birazcık da olsa bildim bileli etrafımdaki insanları farklı bir gözle incelerim. Zaman zaman tanıdığım insanları kafamın içinde düşünürüm. Özeliklerinin değerlendirmesini yaparım. Bundandır ki biraz farklı bir gözlükle bakıyorum ve farklı sonuçlar çıkarıyorum.  Belki bu özelliğim, yaşama ve olaylara ezbere bakmadığımdan kaynaklanıyor. Yaşam, yalnız nefes alıp vermek değildir ve okyanus büyüklüğünde bir doğal ve sosyal laboratuarı içerir. Olgulardan ve olaylardan bir şeyler öğrenmeli, anlamlar çıkarmalı. Çünkü neyin ne zaman fayda vereceği zamanla anlaşılır. “Aman sen de!” anlayışıyla yaşamak, bitkisel hayata girmiş bir insanin ölümün esiğindeki durumuna benzer. Bilûrvan HUSO da etrafımda gördüğüm insanlardan biri. HUSO (Hüseyin Aktaş) uzun boylu esmer yağız, halk arasında söylendiği gibi, dağ gibi adam. HUSO’nun bilûrvan lakabının dışında, başka Lakapları da vardı. Şarapçı HUSO, Deli HUSO gibi... Ben zaman zaman Bilûrvan HUSO`yu görürdüm. Uzaktan da olsa izlerdim. Bir kaç keresinde HUSO`nun bilûr çaldığına da şahit oldum. Bilûrundan çıkan nağmeler oldukça yanıktı. Belli ki HUSO`nun içini yakan derinden bir aşk yarası vardı. Her üfleyişinde insanı Silbus’un, Munzur’un doruklarına götürürdü. Her seferinde tekrarladığı” Ben deli değilim, dünya delidir” söylemi dünyayı kana bulayan akıllı insanın ahmaklığını mı vurgulamak istiyordu acaba?

          Bilmem siz 500, 600 koyunun kuzularıyla buluştuğu anı hiç düşündünüz mü veya denk geldiniz mi? Durup ta izlediniz mi kuzuların melemesini, anneleriyle biri birlerini tanımalarını, kuzuların memeye nasıl saldırdığını, koyunun kuzusuna gösterdiği şefkati bilmem izlediniz mi?

          Hele atların özgür bırakıldığı dönemlerde gecenin zifiri karanlığında, sicim gibi yağan yağmurun şiddetinde, çakan şimşeğin gürültüsünde yan yana sokulmuş atların, kurt sürüsüne karşı verdiği mücadeleye, kendilerini savunduklarında çıkardıkları seslere, kişnemelere, cifte seslerine, nal seslerine bilmem hiç tanık oldunuz mu? Evet bilûrvan HUSO`nun nağmeleri beni dağların doruklarına çıkardığı gibi, çok şeyler hatırlatır bana.

          Hayvanların inlerini terk edişini, kuşların ötmeyişini, yanan ormanların dumanını, yanık kokusunu, terk edilmiş, harabeye dönmüş coğrafyayı,  kurşunu, ölümü daha da ötesi haksız, kirli, acımasız ve artık anlamını yitirmiş bir savaşı hatırlatır bana.

          HOSO`nun acılı öyküsünü anlatmadan önce bir başka hikâyesini anlatmak istiyorum. Bir gün ramazan ayı Kurikan’lı üç arkadaş Karakoçan’a gelir. Akşam iftarından sonra köye dönmeyip o gece Karakoçan’da kalmaya karar verirler. O dönemin meşhur oteli olan SEFO’nun Otelinde, bir göz odada kahvehanenin bir üst katında kalırlar. Bu üç kafadar askeri usulde 4 ranzalı odada yatarlar. Aynı otelde ve aynı odada HUSO da kalıyormuş. Geç saatlerde HUSO da Otele gelir. Kendisi dışında üç kişinin daha bu gece misafir olduğunu görür. HUSO tam yatağa gireceği sırada bu üç kişi uyanır. Tabi HUSO şarap içmiş, ortalığı şarap kokusu sarar. KURIKANLI hemşerilerim buna itiraz ederler. Melekler odadan kaçarlar gerekçesiyle bunlarla ŞARAPÇI HUSO arasında tartışma başlar. Bunlar HUSO’NUN orada yatmasına karşı çıkarlar. HUSO’ya ‘’sen imansızsın, bu ramazan ayında şarap içmişsin, sen bu odada yatarsan melekler odayı terkeder’’ derler. Bu tartışma uzar, kavgaya dönüşür. HUSO kapıyı kitler üçüne girişir. Bunlar camı açar avazları çıktığı kadar bağırır, yardım isterler. O zamanın gece bekçisi Mükail bu bağırtıları duyar, camın altına gelir. Acılı acılı düdüğünü çalar. Dayak yiyenler camdan kafayı uzatıp bekçi mikail’e durumu anlatırlar ve şöyle derler:

         ‘’Mikail, ZU WERE VÎ ÎMANSIZ SERAPÇI HUSO EM KUŞTIN’’ (Mikail, çabuk gel bu imansız şarapçı Huso bizi öldürdü)

         Mikail yine düdüğünü acı acı çalarak:

         ’’HUSO, HUSO ! diye seslenir. HUSO camdan bakar.

          ’’LO HUSO MAL XIRAW TU ÇI DIKÎ ? ‘’ (  Mikail, Huso evin yıkıla sen ne   yapıyorsun)

          HUSO:

         ‘’ Mikail amca, İMANSIZLARI İMANA GETİRİYORUM’’ der.

          Bekçi Mükail’den bahsederken isterseniz onu pas geçmeyelim. Anıları hafızalardan silinmeyecek olan Karakocan’ın şeriflerindendir. Yani hükumet! Mikail’in de şöyle bir anısı var. Sevgili Kadir Emsiz yakalanır.  Uzun dönem işkence yapılır. Kadir bu işkenceye direnir. Her seanstan sonra, Bekçi Mükail’e de su tutmak düşer. Kadir’e her işkenceden sonra su tuttuğunda, Bekçi Mikail ile Kadir´rin aralarında şu diyalog olur:

          Mikail,

           Kadir ÇI HEYE BÊJE, EZ TE VÊ DERÎ PAŞIN DA BERDIM” der. (kadir ne varsa söyle bana, ben seni şu arka kapıdan bırakayım.)

          Kadir,

         “LO TU QAYT ÎŞÊ XWE BIKE, TE KETIYE?”der.  ( Kadir, yahu sen işine bak. Sana mı düşmüş.)

          Her işkence faslından sonra Mikail bu lafını tekrarlar. Kadir sinirlenir.         

          KADIR;  

          “LO A QAS ÎSKENCE LI MIN DIKIN EZ NAVÊM ,  EZ ÇIMA TERA BÊJIM     AXMAQ !“ der.

          Mikail,

          “TERA RINDÎ JÎ PERE NAKE, DE RAKEVE!” der.

          Bekçi Mikail amca böyle devlet gibi adamdı. En azından kendini öylece avutuyordu.  Enteresan çocukları vardı. Sol kesimin içine gittiklerinde sol yayınları ceplerine koyarlardı, sağ kesimin içine gittiklerinde sağcı yayınları ceplerine koyarlardı. Kürt gençleri işkenceye gittiklerinde bile Mikail amcanın çocukları onları yalnız bırakmazlardı. Yani Mikail amcanın şefkati her zaman Kürtlerle beraberdi. Bunu da anlattıktan sonra biz yine asil konumuza dönelim.

          Bilûrwan HUSO’nun böyle bir hikâyesi de var. Simdi biz kahramanımızın asıl hikâyesine gelelim. HUSO’dan yukarda birazcık bahsetmiştim. Uzun boylu esmer,  şaraba ve bilûruna sevdalı kendi halinde, kimselere zararı olmayan bir tip. HUSO BILURUNU kulak hizasında ensesinden aşağı sokarak taşırdı. Yani hep baş hizasındaydı. HUSO yürüdüğünde bilûru omuzla baş hizasında, bir karış dışarıda hep görünürdü.

          HUSO, Karakoçan’da hemen hemen herkese bulurunun yanık sesini dinletmiştir. Karakoçan’a dışardan gelenlere, yani askere, memura, polise v.s de dinletmiştir. İçindeki o amansız aşkını bilûrunun nağmelerine dökerek karşısındakini mest etmiştir. Bir gün HUSO Bilûrunu yine ensesinden aşağı sokarak ÇELEQAS´a doğru yol alır, oradan FEREC´E gidecek.  Bu sefer gideceği yer bir akrabasının evi. Sanırsam kız kardeşine gitmek ister. HUSO hiç bir şeyden bihaber bilûru ensesinde yoluna devam eder. Oysa kahpe pusu kurulmuştur. Seksen sonrası, asker her tarafta her zaman ki gibi pusuya yatmış, dürbünler ellerde sözüm ona eşkıya avlayacaklar, diğer ismiyle insan avına çıkmışlar.

          Bizimkisi yani diğer ismiyle DELİ HUSO, o dağ gibi boyuyla sallana sallana yoluna devam ediyor. Tam da FEREC´in yakınına geliyor. Pusuya yatan askerler dürbünleriyle yolları taramaktalar, Huso`yu fark ederler. Evet, ESKİYA görülmüştür artık! Avuçlarını ovalayarak avın menzile girilmesini beklenmekteler. Bir taraftan da avlarını izliyorlar. HUSO’yu EŞKIYA, ENSESINDEKİ BILURUNU DA SİLAH OLARAK GÖRÜYORLAR. Tam menzile girdiğinde dört taraftan çapraz ateşe tutarlar. Bizim DELİ HUSO, SARAPÇI HUSO, BILURVAN HUSO, GOLAN´ LI HUSO hemen o dağ gibi adam oracıkta yere yığılır. HUSO`nun bedenine tam 70 mermi isabet etmiştir! O masun, hiç bir şeyden bihaber,  içini yakan aşkı bir nebze de teselli etmek için vazgeçemediği şarap ve bilûr sevdalısı insan paramparça olmuş bedeniyle yığılmış yere.

          Eşkıyanın(!) iyice öldüğüne emin olunduktan sonra askerler etrafına toplanır. Bu Askerlerde biri HUSO´yu tanır. Ne yazık ki HUSO daha önce kendisine BILÛR çaldığı askerden başkası değil. Bu acı olayın üstüne bir de bu tarifi zor trajedi eklenir. Bu da, bu çirkin savaşın yüzünü çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bunun üstüne başka şey söylemeye gerek var mıdır artık? Bence insanın yutkunun tutulduğu bir olay olmalı. Bu savaşı en iyi tarif eden bir olay…

          Gördüğünüz gibi bu savaş yalnız fidan gibi geçlerimizi almadı. Delilerimizi de, hiç bir şeyden haberi olmayan insanlarımızı da aldı, dağımızı, ormanımızı aldı. Taşımızı toprağımızı, yüreğimizi aldı. Bizi bizden aldı. Bundandır ki herkesin ama her kesin bir hal yolunun bulunması için tüm duyu organlarıyla çabalaması lazım. 40 bin insanin öldüğü, sakat kaldığı, yüreklerin parçalandığı ortada. Bir o kadar daha insanin ölmesi neyi değiştirir, neyin rengi değişir, ne farklı olabilir? Haklı olmak bunun neresinde? Bugün dillendirilenler dün yok muydu? Neden bu kadar zulüm? Bu yetmiyormuş gibi bugün bizim bu kadar insanımız öldü. Şimdi biz bu meseleyi nasıl çözeriz? Kamuoyuna bunu anlatamayız. Peki, beyler suç kimin, neden yaptınız bu kadar zulmü, bunun böyle olacağı baştan belli değil miydi? Kahramanlık naralarının sonucu bu olmalı! Madem o kadar kahramandınız, sırası geldiğinde hesap vermesinde de kahramanca davranın.

          Bu gün PKK’ nı ilk ağzından her gün duyuyorsunuz. “Bu meselenin misaki mili sınırlar içinde hal olmasından yanayım” diyor. Hem de tüm dünyaya bağırıyor. “Biz bölmek istemiyoruz, ayrılmak istemiyoruz” demiyor mu? Bölünme sorununu da kalktı ortadan. Simdi sorun ne? Eh bizim insanlarımız öldü. Peki, kim öldürdü kim öldürttü, diğer taraftan ölenlerin sorumlusu kim? 17 bin faili beli olmayan, ölüsü dahi bulunamayan, kurda kuşa yem olanlar insan değil miydi?  Madalyonun bu diğer yüzü ne olacak, bunu hiç düşünmediniz mi? Bence bu işin neresinden dönülürse en mantıklı yol olur. Yoksa daha da kötüleşir ve de sözde dayattığınız bölünme korkusu sizin ellerinizle bal gibi gerçekleşir. Bence istenen de budur. Başka fikri olan beri gelsin!

          Bu neye benzer biliyor musunuz? Avcının biri ava çok meraklı. Ava çıktımı avdan günlerce gelmezmiş. Bir gün yine ava çıkar, akşama kadar avlanır, kasabanın yakınında bulur kendini. Kasabaya iner. Avladığı ördeğini temizler Fırına götürür. Fırıncıya teslim eder pişirilmesi için. Fırıncı avcıya ‘’bir saat sonra gelirsen ördeğin pişmiş olur’’ der. Avcı şöyle bir kasabayı dolaşır. Kendine yatacak bir yer ayarlarken, kasabanın Kadısı fırına ekmek almak için uğrar. Fırında mis gibi bir koku alır. Fırıncıya sorar:

        “Bu nedir bu kadar güzel kokuyor’’ der.

          Fırıncı:

          “Efendim bir avcı avladığı ördeğini getirdi, onu fırına attım odur kokuyor, birazdan   gelip alacak’’ der.

          Kadı:  

          “Sen bu ördeği bana ver’’ der.

           Fırıncı:

          “Nasıl olur, adama ne diyeceğim?’’ der.

           Kadı:

           “Vallah ne dersen de sen ördeği bana vereceksin’’ der ve de alır ördeği gider. Fırıncı şaşkın bir halde, avcıya ne diyeceğim derdinde, tam da o esnada avcı içeri girer.

          Avcı:

          “Ördeğimi almaya geldim’’ der.

          Fırıncı o telaşla :

          “Efendim ördeğiniz uçtu’’ der.

         Avcı:

          “Yahu nasıl olur ,ölü ördek nasıl uçar.?’’ der.

          Fırıncı:

          “Efendim yalan mı söyleyeceğim, ördeğiniz uçtu’’ der.

Bunlar uçar mı uçmaz mı derken kavgaya tutuşurlar. 

           Avcı, fırıncıya :

           “Haydi kadıya gidelim’’ der.

Fırıncı kabul eder. Varırlar kadının yanına. Avcı arzuhalini izah eder kadıya. Kadı bir güzel dinler. Avcının dedikleri bittikten sonra Kadı:

            “Durun ben kitaba bakayım’’ der. Orada bir sözlük alır eline. Ördeği bulur. Ördeğin karşısında sözlükte ‘’uçan bir hayvan’’ diye yazıyor.

            Kadı avcıya döner:

           “Evet  fırıncı hakli bak kitapta da yazıyor. İşte Ördek. Karşısında da uçan hayvanı gösterir. Gördün mü Ördek uçar’’ der ve avcıyı haksız çıkarır. Bu mesele de aynen böyle olmuş. Gerisini sizlerin takdirine bırakıyorum.

          Süleyman Doğan

 

26.06.2009 / Gomanweb